|
YARALANACAĞI YERE VUR* Theodore J. Kaczynski
'Çılgın dahi' Theodore J. Kaczynski
18 yıl hiçbir ipucu bulunamadı
ABD 1996 yılına dek 18 yıl boyunca hedef
olarak seçtiği çeşitli kurumlara gönderdiği bombalı paketlerle kendisini sarsan
eylemci veya eylemcilere Unabomber adını vermişti. Unabomber'ın gönderdiği
paketler sonucunda 3 kişi ölmüş, 23 kişi yaralanmıştı. Bu süre boyunca
Unabomber hakkında bir ipucu yakalamak amacıyla FBI ve CIA uzmanları,
kriminologlar, hatta medyumlar bile uğraşmışlar, ancak Unabomber'ın kim
veya kimler olduğuna dair hiçbir şey bulunamamıştı.
Unabomber'ın bombalı paketleri kadar
çok etki ve sarsıntı yaratan ama aynı zamanda da Kaczynski'nin yakalanmasına
yol açan olay, tekno-endüstriyel sistem karşıtı manifestosunun The Washington
Post gazetesinde yayınlanması oldu. Unabomber, uzun manifestosunu gazeteye
yolladı ve yayınlanmadığı takdirde bomba tehdidinde bulundu. FBI ve Federal
savcı manifestonun yayınlanmasına izin vermek zorunda kalınca, 19 Eylül
1995 günü The Washington Post Unabomber Manifestosu'nu yayınladı.
Tekno-endüstriyel sistemin toptan yok edilmesi gerektiğini söyleyen
manifesto büyük bir etki yarattı ve sonrasında çeşitli dillere de çevrildi.
Orman kulübesindeki Harvard mezunu matematik profesörü
Theodore J. Kaczynski, Harvard
Üniversitesi'nde mezun olduktan sonra 10 yıl çeşitli üniversitelerde
çalıştı. Matematik profesörü olan Kaczynski, bu sürenin sonunda üniversiteden
ayrıldı ve kayıplara karıştı. Montana'da bir orman kulübesinde yaşamaya başladı.
Münzevi hayatı sırasında arada bir ailesine mektup gönderiyordu. İşte,
The Washington Post gazetesindeki manifestoyu okuyan kardeşi David, gerek
fikirler gerekse üslûp nedeniyle metnin abisine ait olabileceğini düşünmeye
başladı. FBI da manifestonun ancak ABD'nin iyi üniversitelerinden birinde
okumuş, yüksek olasılıkla üstün zekalı biri tarafından yazılabileceğini
vurguluyordu. David, bir süre çelişki yaşadıktan sonra FBI'yla ilişkiye
geçti ve Theodore Kaczynski'nin Unabomber olabileceğini ihbar etti,
abisinin yaşadığı yeri söyledi. FBI, Kaczynski'yi gözaltına aldı,
kulübesinde bomba yapımında kullanılan malzemeler bulunduğunu iddia etti.
Medya 17 Nisan 1996 günü Unabomber'ın yakalandığını haber veriyordu.
"Asılmamalı"
Theodore Kaczynski'nin Unabomber
olduğu iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması Kasım 1997'de gerçekleştirildi.
Kaczynski'nin davası gündemi uzun bir süre meşgul etti. Avukatının savunmayı
kendisinden habersiz bir şekilde "aklî dengesinin bozuk olduğu" üzerine kurmasına
itiraz eden Kaczynski, bu savunmayı reddetti ve avukatını azletmek istediğini
beyan etti. Bunun mümkün olup olmadığı üstüne büyük tartışmalar doğdu ve
bu tartışmalar davanın uzamasına neden oldu. Federal savcı Donald Heller,
"Bu adamın aklî dengesi bozuk olabilir, ama ne yapması gerektiğini çok iyi
biliyor. Theodore Kaczynski'nin amacı kendisini kurtarmak değil, hukuk
sistemimizi delerek topluma karşı yeni bir eylem geliştirmektir. Bu adam
federal hükümeti, federal hukuku, FBI'ı ve koca bir adalet sistemini hiçe
sayarak kaos yaratıyor. Unabomber'ın manifestosunda savunulan zihniyete
sahip olan biri için bu dava bulunmaz bir fırsattır." yorumunda bulundu.
Bu arada Kaczynski'ye verilecek
cezanın ne olması gerektiği hakkında bir telefon hattı açıldı.
"Theodore Kaczynski asılmalı mı, asılmamalı mı?" sorusuna gelen
yanıtların çoğu "Asılmamalı" idi. Kaczynski Unabomber olduğunu kabul etmedi.
Sonuçta mehkeme, Kaczynki'nin ömür boyu hapse mahkûm edilmesine karar verdi.
1. Bu Makalenin Amacı
Bu makalenin amacı, insan
çatışmasının çok basit bir ilkesine, tekno-endüstriyel sistemin
düşmanlarının dikkate almaz göründükleri bir ilkeye dikkat çekmektir.
Söz konusu ilke, herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız,
düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerektiğidir.
"Yaralanacağı yere vurmak"tan
bahsettiğimde illaki fiziksel darbelere ya da fiziksel şiddetin
başka herhangi bir biçimine gönderme yapıyor olmadığımı açıklamak
zorundayım. Örneğin sözlü tartışmada "yaralanacağı yere vurmak",
iddialarınızı rakibinizin pozisyonunun en zayıf olduğu noktaya yöneltmeniz
anlamına gelir. Başkanlık seçiminde, "yaralanacağı yere vurmak", seçimle
ilgili hayatî oyları barındıran durumları rakibinizden kazanmanız anlamına
gelir. Ben yine de, bu tartışmayı yürütürken fiziksel çarpışmayla
benzerlikler kuracağım, çünkü bu daha etkili ve açık bir yol.
Birisi size yumruk attığında, kendinizi
onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız.
Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yere vurmanız gerekir. Bu da demektir ki,
yumruğun ardına
geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız.
Bir kereste şirketine ait bir buldozerin
evinizin yakınındaki ormanı yıktığını ve sizin de onu durdurmak istediğinizi
farz edin. Toprağı yaran ve ağaçları alaşağı eden, o buldozerin kepçesidir
ama kepçeye bir balyoz indirmek zaman kaybı olacaktır. Eğer balyozla kepçe
üzerinde uzun ve zorlu bir çalışma yürütürseniz, ona kullanılmaz hâle gelecek
zararı vermeyi başarabilirsiniz (1). Fakat buldozerin geri kalanıyla kıyaslandığında,
kepçe görece ucuz ve kolay yenilenebilirdir. Kepçe, yalnızca, buldozerin
toprağa vurmak için kullandığı "yumruk"tur. Makineyi yenmek için "yumruğun"
ardına geçmeniz ve buldozerin hayatî parçalarına saldırmanız gerekir.
Örneğin motor, radikallerin
iyi bildiği araçlarla, az bir zaman ve çaba harcayarak tahrip edilebilir.
Bu noktada, kimseye bir buldozeri tahrip
etmesini tavsiye etmediğimi vurgulamalıyım (kendi malı olmadığı sürece).
Ya da bu makaledeki herhangi bir nokta, herhangi türden illegal bir faaliyeti
tavsiye ediyor gibi de yorumlanmamalıdır. Ben bir mahkûmum ve eğer illegal faaliyeti
özendirecek olsaydım, bu makalenin hapishanenin dışına çıkmasına izin bile verilmezdi.
Buldozer benzeşimini kullanıyorum, çünkü bu
açık ve etkili; ve aynı zamanda radikaller tarafından takdir edilecektir.
2. Teknoloji Hedeftir
"Çağdaş tarihsel süreci belirleyen temel
değişken(in) teknolojik gelişme tarafından sağlandı"ğı (Celso Furtado) genel
olarak kabul edilir. Teknoloji, dünyanın mevcut durumundan -geri kalan her
şeyden daha fazla- sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol
edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırmamız gereken "buldozer", modern
teknolojinin kendisidir. Çoğu radikal bunun farkındadır ve bu nedenle
görevin tekno-endüstriyel sistemin tümünü yok etmek olduğunu anlamaktadır.
Ama maalesef,
sistemi yaralandığı yerden vurma gerekliliğine çok az dikkat etmişlerdir.
McDonald's ya da Sturbuck's'ı tarumar etmek
anlamsızdır. McDonald's ya da Sturbuck's'ı iplediğim için söylemiyorum. Birisinin
bunları dağıtıp dağıtmaması umurumda değil. Fakat bu, devrimci faaliyet değildir.
Dünyadaki tüm fast-food zinciri yok edilse bile tekno-endüstriyel sistem sonuçta
asgari düzeyde bir zarara uğrayacaktır, çünkü sistem, fast-food zinciri olmadan
da rahatlıkla yaşamaya devam edebilir. McDonald's
ya da Sturbuck's'a saldırdığınızda, yaralanacağı yere vuruyor olmuyorsunuz.
Bundan birkaç ay önce Danimarkalı
genç bir adamdan bir mektup aldım. Genç adam tekno-endüstriyel sistemin
yok edilmesi gerektiğine inanıyordu, çünkü -söylediği gibi- "Böyle devam
edersek ne olacak?". Bununla birlikte, göründüğü kadarıyla onun "devrimci"
faaliyet biçimi kürk çiftliklerine baskın yapmaktı. Bu faaliyet, tekno-endüstriyel
sistemi zayıflatma aracı olarak, tamamen kullanışsızdır. Hayvan özgürlükçüleri
kürk endüstrisini tamamen yok etmekte başarılı olsalar bile, sisteme hiç zarar vermiş
olmayacaklar çünkü sistem kürkler olmadan da mükemmel bir şekilde işleyebilir.
Vahşi hayvanları kafeslere tıkmanın dayanılmaz
olduğuna ve bu uygulamaya son vermenin soylu bir amaç olduğuna katılıyorum. Fakat
başka soylu amaçlar da vardır: trafik kazalarının önüne geçmek, evsizler için
barınak sağlamak ya da yaşlıların yolda karşıdan karşıya geçmesini sağlamak gibi.
Yine de yeterince aptal olmayan kimse bunu devrimci faaliyetle
karıştırmaz ya da bunların sistemi zayıf düşürecek şeyler olduğunu sanmaz.
3. Kereste Endüstrisi İkincil Bir Sorundur
Başka bir örneği ele alırsak,
aklı başında olan kimse, gerçek vahşi hayat gibi bir şeyin tekno-endüstriyel
sistem var olmaya devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaz. Çoğu
çevreci radikal, bunun sistemin çöküşü için neden ve umut olduğu konusunda hemfikir.
Fakat pratikte, tüm yaptıkları kereste endüstrisine saldırmak.
Kereste endüstrisine saldırmalarına
kesinlikle hiçbir itirazım yok. Aslında bu, kalben yakın hissettiğim bir
sorundur ve radikallerin kereste endüstrisine karşı kazandıkları başarılardan
keyif alıyorum. Buna ek olarak, burada açıklama ihtiyacı hissettiğim nedenlerle,
kereste endüstrisine karşı çıkmanın sistemi
yıkma çabalarının bir öğesi olması gerektiğini düşünüyorum.
Fakat kereste endüstrisine saldırmak
sisteme karşı çalışmak için kendi başına etkili bir yol değildir; hatta
pek mümkün olmasa da, radikaller dünyanın her tarafındaki keresteciliği
durdurmayı başarsalar dahi, bu, sistemi alaşağı etmeyecektir. Ve vahşi
hayatı kalıcı bir şekilde kurtarmayacaktır. Politik iklim er ya da geç
değişecek ve kerestecilik yeniden başlayacaktır. Kerestecilik dirilmese bile,
vahşi hayatın yok edileceği ya da yok edilmese de uysallaştırılacağı ve
evcilleştirileceği başka olaylar olacaktır. Madencilik ve maden araştırmaları,
asit yağmuru, iklim değişiklikleri ve türlerin nesillerinin tükenişi vahşi
hayatı tahrip ediyor; vahşi hayat -diğer şeylerin yanı sıra, hayvanların
elektronik takibi, nehirlerin planlı üretilen balıklarla doldurulması ve
genetik müdahaleye uğramış ağaçların dikilmesini kapsayan yollarla-
yeniden yaratım, bilimsel çalışma ve
kaynak yönetimi aracılığıyla uysallaştırılıyor ve evcilleştiriliyor.
Vahşi hayat yalnızca tekno-endüstriyel
sistemin yok edilmesiyle kalıcı bir şekilde korunabilir ve sistemi kereste
endüstrisine saldırarak yok edemezsiniz. Sistem kereste endüstrisi ölse de
kolaylıkla ayakta kalabilir, çünkü odun ürünleri
sistem için faydalı olsa da, gerekirse başka malzemelerle değiştirilebilir.
Sonuç olarak, kereste endüstrisine
saldırdığınızda sisteme yaralanacağı yerden vuruyor olmuyorsunuz. Kereste
endüstrisi yalnızca, sistemin vahşi hayatı tahrip ettiği "yumruk"tur
(ya da yumruklardan biridir) ve aynı yumruk yumruğa kavgada olduğu gibi,
yumruğa vurarak kazanmazsınız. Yumruğun ardına geçmeli ve sistemin en duyarlı
ve hayatî organına vurmalısınız.
Tabiî, barışçıl protestolar gibi yasal araçlarla.
4. Sistemin Dayanıklı Olmasının Nedeni
Tekno-endüstriyel sistem, sözde "demokratik"
yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır.
Diktatoryal sistemler katı olmaya eğilimlidirler; sisteme isabetli bir şekilde
zarar verecek ve onu zayıflatacak toplumsal gerilimler ve direniş inşa edilebilir
ve bunlar devrime yol açabilir. Fakat "demokratik" sistemde, toplumsal gerilim ve
direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir
seviyeye çekmek için yeterince esner ve yeterince uzlaşır.
1960'larda insanlar, daha çok büyük
şehirlerimizin havasındaki görünür ve koklanabilir pislik kendilerini fiziksel
olarak rahatsız etmeye başladığı için, çevre kirliliğinin ciddi bir sorun
olduğunu fark ettiler. Çevre Koruma Ajansı'nın kurulmasına ve sorunun
azaltılması için önlemler alınmasına yetecek kadar protesto baş gösterdi.
Tabiî ki, kirlilik sorunlarımızın çözülmekten çok çok uzak olduğunu hepimiz
biliyoruz. Ancak halkın şikayetlerinin durulmasını ve sistem üstündeki
baskının birkaç yıllığına azalmasını sağlayacak müdahaleler yapıldı.
Bu nedenle, sisteme saldırmak bir
lastik parçasına vurmaya benziyor. Çekiçle bir darbe bir döküm demiri
tuzla buz edebilir çünkü döküm demir katı ve kırılgandır. Fakat lastik
parçasını ona hiç zarar veremeden yumruklayabilirsiniz çünkü esnektir:
Protestonun önünde size yol verir, protestonun gücünü ve
önemini yitirmesine yetecek kadar... Sonra sistem geri seker.
Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak
için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız.
Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.
5. Sisteme Kendi Değerlerine Göre Saldırmak Yararsızdır
Sisteme onun teknolojik-temelli
değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle uyuşmaz olan değerlere
göre saldırmak kesinlikle esastır. Sisteme onun değerlerine göre saldırdığınız
sürece, sistemi yaralanacağı yerden vurmuş olmazsınız, sistemin yol vererek ve
geri teperek protestonun altını boşaltmasına izin vermiş olursunuz.
Örneğin, eğer kereste endüstrisine
öncelikle ormanlara su kaynaklarını ve yeniden yaratım fırsatlarını korumak
için gerek duyulduğu temelinde saldırırsanız, sistem kendi değerlerinden
taviz vermeden protestonun içini boşaltmak için zemin sağlar: Su kaynakları ve
yeniden yaratım sistemin değerleriyle tamamen uyumludur ve eğer sistem esnerse,
su kaynakları ve yeniden yaratım adına keresteciliği kısıtlarsa, o hâlde yalnızca
kendi değerler kodu için taktiksel olarak geri çekilmiş olur, yoksa stratejik
bir bozguna uğramış olmaz. Mağdurlaştırma konularını (ırkçılık, cinsiyetçilik,
homofobi ya da yoksulluk gibi) öne sürerseniz, sistemin değerleriyle çatışıyor
ve hatta sistemi esnemesi ve uzlaşması için bile zorluyor olmazsınız. Doğrudan
sisteme yardım ediyor olursunuz. Sistemin en bilge destekleyicileri, ırkçılık,
cinsiyetçilik, homofobi ve yoksulluğun sisteme zararlı olduğunun farkındadır ve
bu nedenle sistemin
kendisi mağdurlaştırmanın bu ve benzeri biçimleriyle savaşmaya uğraşır.
"Sweatshop"lar (2), düşük ücret ve berbat
çalışma koşullarıyla bazı şirketlere kâr getiriyor olabilir, ama sistemin bilge
destekleyicileri işçilere daha uygun davranıldığında bir bütün olarak sistemin
daha iyi işlediğini çok iyi biliyorlar.
Sweatshop'ları konu edindiğinizde sistemi zayıflatmıyor, onu güçlendiriyorsunuz.
Çoğu radikal, ırkçılık, cinsiyetçilik
ve sweatshop'lar gibi gereksiz konular üzerine odaklanmanın cazibesine
kapılıyorlar, çünkü bu daha kolay. Sistemin taviz verebileceği ve Ralph Nader,
Winona La Duke, işçi sendikaları ve diğer tüm pembe reformculardan destek
görebilecekleri bir konu seçiyorlar. Belki sistem baskı altında biraz geri
adım atacak, eylemciler çabalarının belli bazı sonuçlarını görecekler ve bir
şeyler başardıkları gibi tatminkâr bir illüzyon elde edecekler. Fakat gerçekte,
tekno-endüstriyel
sistemi yok etmek yolunda hiç ama hiçbir şey başarmış olmayacaklar.
Küreselleşme konusu teknoloji sorunuyla
tamamen ilgisiz değildir. "Küreselleşme" adı verilen ekonomik ve politik
tedbirler paketi, ekonomik büyümeyi ve sonuçta teknolojik ilerlemeyi teşvik
ediyor. Yine de, küreselleşme önemi az olan bir konudur ve devrimciler için
iyi seçilmiş bir hedef değildir. Sistem küreselleşme konusunda zarar görmeden
zemin sağlayabilir. Küreselleşmeyi aslında sona erdirmeden, protestoların içini
boşaltmak amacıyla küreselleşmenin olumsuz çevresel ve ekonomik sonuçlarını
hafifletebilir. Hatta sıkıştığında, küreselleşmeye toptan son vermek için uğraşabilir
bile. Büyüme ve ilerleme yine de sürecektir, sadece biraz daha düşük bir düzeyde.
Ve küreselleşmeyle savaştığınızda sistemin asıl değerlerine saldırmış
olmuyorsunuz. Küreselleşme karşıtlığı, işçiler için uygun ücretleri muhafaza
etmek ve çevreyi korumaktan hareket ediyor ve bunların her ikisi de sistemin
değerleriyle tam anlamıyla uyumludur. (Sistem, kendi çıkarı için, çevresel
bozulmanın çok ileri gitmesine izin veremez.) Sonuçta, küreselleşmeyle
savaştığınızda sistemi gerçekten yaralandığı yerden vurmuş olmuyorsunuz.
Çabalarınız bir reformu teşvik edebilir,
fakat tekno-endüstriyel sistemin alaşağı edilmesi amacı için faydasızdır.
6. Radikaller Sisteme Kesin Sonuç Getiren Noktalardan Saldırmalıdır
Tekno-endüstriyel sistemin imhası doğrultusunda
etkili çalışmak için devrimciler, sisteme kendisinin zemin sağlamaktan çekineceği
noktalarda saldırmalıdır. Sistemin hayatî organlarına saldırmalılar. Tabiî,
"saldırı" sözcüğünü kullandığımda fiziksel saldırıya gönderme yapmıyorum,
yalnızca yasal protesto ve direniş
biçimlerinden söz ediyorum. Sistemin hayatî organlarına örnekler şunlardır:
A. Elektrik gücü endüstrisi.
Sistem tamamen elektrik gücü şebekesine bağımlıdır.
B. İletişim endüstrisi. Telefon, radyo, televizyon, e-posta
ve benzerleri aracılığıyla hızlı iletişim olmadan sistem hayatta kalamaz.
C. Bilgisayar endüstrisi.
Hepimiz biliyoruz ki, bilgisayarlar olmadan sistem çabukça çöker.
D. Propaganda endüstrisi. Propaganda
endüstrisi, eğlence endüstrisini, eğitim sistemini, gazeteciliği, reklamcılığı,
halkla ilişkileri ve aşağı yukarı tüm politika ve akıl sağlığı endüstrisini kapsar.
Sistem, insanlar yeterince yumuşak başlı ve uyumlu olmadıkları ve sistemin onlarda
ihtiyaç duyduğu alışkanlıklara sahip olmadıkları sürece işleyemez. İnsanlara bu
tür düşünme ve davranışları öğretmek propaganda endüstrisinin işlevidir.
E. Biyoteknoloji endüstrisi.
Sistem (bildiğim kadarıyla) ileri biyoteknolojiye henüz fiziksel
olarak bağımlı değil. Bununla birlikte, kendisi için kritik bir öneme
sahip olan biyoteknoloji konusu
üzerinden karşıtlığa yol vermeye katlanamaz. Bunu birazdan tartışacağım.
Tekrar: Sistemin bu hayatî organlarına
saldırdığınızda, bunlara sistemin değerlerine göre değil, sistemin değerleriyle
uyuşmaz olan değerlere göre saldırmanız zorunludur. Örneğin, elektrik gücü
endüstrisine çevreyi kirlettiğinden hareketle saldırırsanız, sistem elektrik
üretmenin daha temiz yöntemlerini geliştirerek protestonun içini boşaltabilir.
Hatta daha da beteri, sistem tamamen rüzgar ve güneş enerjisine geçebilir.
Bu durum çevresel tahribatı azaltmak için çok işe yarayabilir ama
tekno-endüstriyel sisteme son vermez. Ya da sistemin esas değerleri
için bir bozgunu temsil etmez. Sisteme karşı herhangi bir şey başarmak için,
bir ilke olarak, elektriğe bağımlılığın insanları sisteme bağımlı kılması
zemininde, elektrik gücü üretiminin tümüne saldırmalısınız.
Bu, sistemin değerleriyle bağdaşmaz bir zemindir.
7. Biyoteknoloji Politik Saldırı İçin En İyi Hedef Olabilir
Politik saldırı için belki de en
umut verici hedef biyoteknoloji endüstrisidir. Her ne kadar devrimler
azınlıklar tarafından tatbik edilse de, genel nüfustan bir derecede destek,
sempati ya da en azından rıza gelmesi yararlı olur. Bu tür bir destek ya da
rıza kazanmak politik eylemin hedeflerinden biridir. Politik saldırınızı, örneğin,
elektrik gücü endüstrisine yoğunlaştıracak olursanız, radikal bir azınlık
dışındakilerden destek almak aşırı derecede zor olacaktır, çünkü çoğu insan
yaşama tarzlarındaki değişikliklere direnir, özellikle de onları rahatsız eden değişikliklere.
Bu nedenle, çok azı elektrik kullanımına son vermeyi isteyecektir.
Fakat insanlar henüz kendilerini ileri
biyoteknolojiye elektriğe olduğu kadar bağımlı hissetmiyorlar. Biyoteknolojiyi
yok etmek hayatlarını radikal bir şekilde değiştirmeyecek. Aksine,
biyoteknolojinin süregiden gelişmesinin hayat tarzlarını dönüştüreceği
ve uzun zamandır var olan insan değerlerini sileceği insanlara gösterilebilir.
Böylece radikaller, biyoteknolojiye meydan okurken, insanın değişime
yönelik doğal direnişini kendi lehlerine seferber etmeyi başarabilirler.
Ve biyoteknoloji sistemin kaybetmeyi
göze alamayacağı bir konudur. Sistemin sonuna kadar savaşmak zorunda
kalacağı bir konudur, ki ihtiyacımız da tam olarak bu. Fakat -bir kez daha
yineleyecek olursam- biyoteknolojiye sistemin kendi değerlerine göre değil,
sisteminkilerle bağdaşmaz olan değerlere göre saldırmak zorunludur. Örneğin
biyoteknolojiye öncelikle onun çevreye zarar verebileceği veya genetik müdahaleye
uğramış yiyeceklerin sağlığa zararlı olabileceği üzerinden saldırırsanız, sistem
zemin sağlayarak veya uzlaşarak -örneğin, genetik araştırmalarda yüksek
gözetim ve genetik müdahaleye uğramış mısırlarda özenli tahlil ve denetimi
ortaya koyarak- saldırınızı hafifletecektir.
İnsanların endişeleri böylece azalacak ve protesto sindirilecektir.
8. İlke Olarak Tüm Biyoteknolojiye Saldırılmalıdır
Böylece, biyoteknolojinin şu ya da bu
olumsuz sonucunu protesto etmek yerine, (a) biyoteknolojinin canlıların
tümüne hakaret olduğu; (b) sistemin eline çok fazla güç verdiği; (c) binlerce
yıldır var olan temel insan değerlerini radikal bir şekilde dönüştüreceği; ve
sistemin değerleriyle bağdaşmaz olan benzer gerekçelere dayanarak,
ilke olarak modern biyoteknolojinin tümüne saldırmalısınız.
Bu tür bir saldırıya karşılık,
sistem karşılamak ve savaşmak zorunda kalacaktır. Aşırı düzeyde esneyerek
saldırıyı hafifletmeye kalkışamaz, çünkü biyoteknoloji tüm teknolojik
ilerleme girişimi için çok merkezîdir ve sistem, esnediğinde taktiksel
bir geri çekilme yapıyor olmayacak, değerler kodunda büyük bir stratejik
bozguna uğruyor olacaktır. Sistemin bu değerleri yavaş yavaş yıpratılacak ve kapı,
sistemin temellerini yaracak sonraki politik saldırılar için açılacaktır.
Doğru, ABD Temsilciler Meclisi yakın zamanda
insan kopyalamanın yasaklanması yönünde oy kullandı ve en azından bazı kongre
üyeleri bunun için doğru gerekçeler gösterdiler. Okuduğum gerekçeler dinsel
terimlerle çerçevelenmişti, fakat söz konusu dinsel terimler hakkında ne
düşünürseniz düşünün, bu gerekçeler
teknolojik olarak kabul edilemez gerekçelerdi. Ve önemli olan da bu.
Bu nedenle, kongre üyelerinin insan kopyalama
üzerine yaptıkları oylama sistem için hakiki bir bozgundur. Fakat bu, çok ama
çok küçük bir bozgundu, çünkü yasaklamanın kapsamı çok dar -biyoteknolojinin
ufacık bir bölümü etkilendi- ve zaten yakın gelecekte insan kopyalama sistem
için az bir pratik faydaya sahip olacak. Fakat Temsilciler Meclisi'nin hareketi,
bunun sistemin zayıf bir noktası olduğunu ve biyoteknolojinin tümüne yönelik daha
geniş bir saldırının
sisteme ve onun değerlerine büyük bir zarar verebileceğini akla getiriyor.
9. Radikaller Biyoteknolojiye Henüz Etkili
Bir Şekilde Saldıramıyor
Bazı radikaller biyoteknolojiye politik
veya fiziksel olarak saldırıyorlar, ama bildiğim kadarıyla biyoteknolojiye
karşıtlıklarını sistemin kendi değerlerine göre açıklıyorlar. Yani
temel şikayetleri, çevresel yıkım ve sağlığa zarar riskleri.
Ve biyoteknoloji endüstrisine yaralanacağı
yerden vurmuyorlar. Yeniden fiziksel çarpışmayla benzerlik kurarsam, farz edin
ki kendinizi dev bir ahtapota karşı savunmak zorundasınız. Ahtapotun
dokunaçlarının ucuna vurarak etkili bir şekilde savaşamazsınız. Kafasına
saldırmak zorundasınız. Faaliyetlerini okuduğum kadarıyla, biyoteknolojiye
karşı çalışan radikaller hâlâ ahtapotun dokunaçlarının ucuna vurmaktan daha
fazla bir şey yapmıyorlar. Sıradan çiftçileri genetik müdahaleye uğramış
tohumları ekmemeleri konusunda ayrı ayrı ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat
Amerika'da binlerce çiftlik var, bu yüzden çiftçileri ayrı ayrı ikna etmek,
genetik mühendisliğiyle savaşmak için aşırı derecede verimsiz bir yol.
Biyoteknolojik işle uğraşan araştırmacı bilim adamlarını ya da Monsanto
gibi şirketlerin yöneticilerini biyoteknoloji endüstrisini terk etmeleri
konusunda ikna etmek çok daha etkili olacaktır. İyi araştırmacı bilim
adamları özel yetenekleri ve kapsamlı eğitimleri olan insanlardır, bu
nedenle yenilerini bulmak zor olur. Aynısı, şirketlerin yüksek yöneticileri
için de geçerli. Bunların birkaçını biyoteknolojiden uzaklaşmaları yönünde
ikna etmek, biyoteknolojiye, bin çiftçiyi genetik müdahaleye uğramış
tohumları ekmemesi konusunda ikna etmekten çok daha fazla zarar verecektir.
10. Yaralanacağı Yere Vur
Sisteme politik saldırı için
biyoteknolojinin en iyi konu olduğunu düşünmekte haklı olup olmadığım
tartışmaya açıktır. Fakat bugün radikallerin, enerjilerinin çoğunu
teknolojik sistemin ayakta kalmasıyla hemen hemen hiç ilgisi olmayan
konulara harcadıkları tartışmasız. Hatta doğru konuyu işaret ettiklerinde
bile, yaralanacağı yerden vurmuyorlar. Bu yüzden radikallerin küreselleşme
üzerinde öfkeli tepinmeler yapmak için sonraki dünya ticaret zirvesine
koşturmak yerine, üzerine düşünmek için zaman ayırmaları gereken şey, sisteme gerçekten
yaralanacağı yerden nasıl vuracakları olmalıdır. Yasal yollarla tabiî.
(1)Vurguların tümü Kaczynski'ye aittir
(2)Sweatshop: İşçilerin düşük ücret karşılığında,
kötü koşullarda uzun mesaiyle çalıştığı işyeri.
* Kaczynski'nin bu makalesinin orijinali Green
Anarchy dergisinin Bahar 2002 tarihli 8. sayısında yayımlanmıştır.
Özgür Hayat'ın 15 Eylül 2002 tarihli 10.
sayısında yayımlanmıştır.
Çeviren: A.Ç.M.
|